Bumin İlbey ve Yıldırım Tekin – Bölüm 3: Kasap Osman

Bu resmen eziyetti. Aradan tam 11 gün geçmesine rağmen hakkımızda açılmış soruşturma hakkında tek bir bilgi dahi elimize geçmiş değildi. Her gün ayrı bir stresle uyanmaktan artık gözlerim ile aramda küfürlü bir iletişim kanalı oluşmuştu. Bana her gün türlü türlü küfürler ettiğini hissediyordum. Üstelik bana küfür yağdıran sadece gözlerim değildi.

Yıldırım… 11 gündür bana tek kelime bile söylememişti. Sadece kahvaltıda ve akşam yemeğinde aynı sofrayı paylaşıyorduk. Sofrada tuzu uzat bile demiyor gidip dolaptan kendine tuz alıp geri geliyordu. Bir hata yapmıştım ama bu kadar büyütmenin anlamsız olduğunu düşünmeye devam ediyordum. Yıldırım’ın bu hali bana gerçekten epey anlamsız geliyordu ama ne olduğunu anlayıp onunla aramı düzeltmenin bir yolunu bulmak zorundaydım.

“Nasılsın? Bugün müsaitsen eğer yanına gelmek istiyorum…”

“Hayırdır Bumin? Sen benim yanıma gelmek istediğine göre epey kötü bir şey olmuş olmalı.”

“Oldu ay parçası, oldu. Yıldırım ile arama bir kara kedi girdi gitmek bilmiyor. Neden böyle olduğunu bilmiyorum. Olan biteni sana anlatacağım. Bir kadın gözüyle bakarak belki benim göremediğimi sen görebilirsin.”

“Akşam iş çıkışı her zamanki parkta buluşalım o zaman. Şimdi kapatmam gerek yoksa patrondan fırça yiyeceğim.”

Ay parçası… Tanıştığımız günden beri bu iki kelimeyi adından daha fazla söylemiş olabilirim. Birkaç kez ona böyle dediğim için çok kızdığını şakayla karışık belli etmeye çalışmıştı. Güya Belgin ismini beğenmediğim için böyle hitap ediyormuşum. Bir bilse aslında bana hep yol gösterdiği için böyle dediğimi sanırım bana çok kızmazdı.

Bundan yıllar önce buralarda yaşayan atalarımız kendi yurtlarını korumak için yaman savaşçılar olarak yetiştirilirlermiş. Gerektiğinde aç susuz bırakılarak cezalandırılmalarına neden olan bir eğitim varmış. Bu yurtta yaşayan bir insanın kesinlikle at kullanmayı bilmesi gerekirmiş. Ama ne at kullanma, öyle ver emri gitsin öteye şeklinde değil. Üzerinde kılıç sallamasından ok atmasına, doyurulmasından dinlendirilme alışkanlıklarına kadar at sahipleri her şeyi bilmek zorundaymış.

Bu yurtta atlara gerekli değeri vermeyenlere, bu değeri bilemeyenlere ve öğrenmek istemeyenlere at kullanmak yasakmış. İşte bu insanlar bir atı yormadan kullanmak için hep ay ışığını beklerlermiş. Ay ışığında atlar daha diri olurlar ve daha hızlı hareket ederlermiş. Üstelik bu soylu canlılar tepeden gelen ışık sayesinde yönlerini rahat bir şekilde bulurlarmış.

Ona neden ay parçası dediğimi elbet bir gün öğrenecek ama bunun için umarım çok geç kalmış olmam. Akşam onunla görüşeceğime göre öğlen kendime yapacak bir şey bulmalıyım demektir. Yıldırım ile konuşabilseydim onunla muhabbet ederdim. Kahvaltısını yaptıktan sonra evden çekip gitmeseydi şansımı denerdim. En iyisi bende çıkıp gideyim şu öğle vakti güneşi zar zor gören evden. Belki dışarıda ilgilenecek bir şeyler bulurum.

İki sokak ötedeki yeni yapılmış parka gideyim. Orası yeni yapılmasına rağmen herkesin dilinde. Belediye başkanı geçen seçimlerde bu park için söz vermişti. Seçimin üzerinden 2 yıl geçtikten sonra park yapıldı. Biraz uzun bir süre gibi görünebilir ama hiç yapılmamasından iyidir. Keyfini çıkartmak lazım.

Oradaki kalabalıkta neyin nesi? Bu milletin iki önemli huyu vardır. Birincisi inşaat çalışmalarını film gibi usanmadan izlemeleri, ikincisi ise bir olay olduğunda her haltı biliyormuş gibi her şeyi takip etmeye çalışmasıdır. Etrafta iş makinesi falan olmadığına göre bir olay olmuş olmalı. Koz Ordu’nun sokaklarında olay biter mi? Bitmez!

“Hemen buraya ekip yönlendir! Olay yeri inceleme gelsin! Buradaki kalabalığı dağıtmak için de bir ekip getirin! Acele edin!”

Uzaktan geliyor olabilir ama bu sesi her yerde tanırım. Komiser Yavuz yine emir yağdırıyor. Beni görmesini istemiyorum. En iyisi uzaktan şöyle kıyıdan köşeden neler olup bittiğini anlamaya çalışayım. Zaten ehliyeti alınmış taksi şoförü gibiyim. Şu an istesem bile bu olaya dahil olamam. O kahrolası soruşturma yapılmadan Komiser Yavuz bizimle çalışmayacağını tam 5 defa tekrarlamıştı.

“Bu dükkan Kasap Osman’a ait değil mi?”

“Evet komiserim. Burası o dillere destan kasap…”

“Çabuk şu telsizden yeniden anons geç! Şu ekipler nerede kalmış onu da öğren!”

Komiser Yavuz’un sesi biraz daha gürleşti. Hafiften bile olsa sinirlenmeye başladı demektir. Olay yeri Koz Ordu’nun meşhur kasaplarından Kasap Osman’ın dükkanı. Dükkanın adının Kasap Osman olması tesadüf değil. Bu dükkan bir ailenin üç kuşağını beslemiş bir yerdir. Dükkanın başında duran adamın adı daima Osman’dır. Büyük dede Osman’dan oğlu Osman’a, oğul Osman’dan torun Osman’a kalmış güzide bir kasaptır.

Üçüncü kuşağın Osman’ı çok genç yaşta dükkanı işletmek zorunda kalmasına rağmen aile genlerinin hakkını verebilmiş bir isimdir. Evlendi ama bir türlü ailenin beklediği Osman dünyaya gelemedi. Dördüncü kuşağa geçiş için bu aileye bir Osman şart. Bu Osman gelene kadar üçüncü kuşak Osman’a evde huzur yok demektir. Ne oldu acaba? Baskılara dayanamayıp intihar etmiş olmasın?

“Komiserim, Kasap Osman sakinleşmiş. Konuşmak isterseniz diye ambulansta beklettik. Daha sonra merkeze götürüp yazılı ifadesini alacağız.”

“Dinleyelim bakalım Osman efendi neler diyecek!”

Bana buradan daha fazla iş çıkmaz. Biraz daha yaklaşırsam Komiser Yavuz beni fark eder ve onun hışmına uğramak istemem. Parka diye geldik yine kendimizi olayın içinde bulduk. Anlayın işte ben onu bıraksam o beni bırakmıyor! Şu soruşturmayı başlattınız bitirin lan vicdansızlar! Bugün ay parçasıyla buluşacak olmam iyi oldu. Yoksa bu sinir beni yer bitirirdi. En iyisi eve dönüp şu üstümü başımı değiştireyim. Sonra aheste aheste ay parçasını bekleyeceğim parka giderim.

Yıldırım eve dönmüş. Banyodan ses geldiğine göre duş alıyor olmalı. Televizyonu da açık unutmuş. Genelde acelesi varsa böyle savsak davranır. Neler olup bittiğini bilmiyorum ama bu gidişat pek iyi değil. Her neyse, gideyim de şu spor gömleğimi giyeyim. Ay parçası böyle şeylere pek takılmaz ama ne olursa olsun onu utandırmak istemem. Çalıştığı yere yakın bir yerde buluştuğumuza göre iş arkadaşlarının bizi görme olasılığı oldukça yüksek.

“Kasap Osman’a olanları duydun mu?”

“…”

“Televizyon açık olduğuna göre duymuş olmalısın. Konuşmamaya devam et Yıldırım!”

“…”

“Beni akşam bekleme. Belgin ile buluşacağım. Dolapta her zamanki gibi dünden kalma yemekler var. Isıtıp yersin. Kafayı çekeceksen ne yapacağını biliyorsun. Bu eve içki sokmak yok Yıldırım!”

“…”

“Senin ben inadına… Neyse!”

Yıldırım’a söylediklerim aslında onun durumunu anlamak için bir yemdi. Yıldırım pek fazla içmez ama içtiğinde de muhakkak sapıtan cinsten birisidir. Benim içkiyle aram olmadığını bildiğinden genelde ne yapması gerekirse dışarıda yapardı. Sonra beni arar, her neredeyse oradan gelip onu almamı isterdi. Yıldırım körkütük sarhoş olana kadar içtiyse aklında yine o kadın var demektir. Onu hatırlatacak bir şeyler olmadığı sürece içkinin adını bile aklından geçirmezdi.

Belgin’in yanına gideceğim zamanlar beni hep bir tedirginlik basar. Genelde o bir şey söylemeden ben tek kelime etmeden ağaçlara veya kuşlara bakar dururum. Kendimi onun yanında çok rahat hissetsem bile ilk adımı o atmadığı sürece hep susarım. Bugün de farklı bir şeyin yaşanacağını zannetmiyorum. Belgin yanıma gelecek, nasılsın diye soracak ve ben bir daha hiç susmayacak gibi konuşmaya başlayacağım.

Aklım bir taraftan Belgin’de, diğer taraftan Yıldırım’da ama bir de Kasap Osman’da. Hala orada neler olup bittiğini anlamış değilim. Olayı bize vermiş olsalardı kesinlikle çözerdik ama Komiser Yavuz’un sözü sözdür. Soruşturma bitmediği sürece bizi yanına dahi yaklaştırmayacaktır. Bir yolunu bulmak lazım biliyorum ama aklım paramparça durumda. Bu halde bir şeye odaklanmam mümkün değil.

En iyisi önceliği Belgin’e ayırayım. Görüşmeyeli çok uzun zaman olmadı ama özlediğimi inkar edecek değilim. Rüzgarı yediği zaman müthiş bir ahenkle hareket eden koyu kestane saçlarını, utandığı zaman benden kaçırmaya çalıştığı ama normalde duruluğu ile mest eden açık kahverengi gözlerini her zaman özlediğimi bu hayatta sanırım bir tek ondan saklıyorum. Bir bilse yüreğimde kopan fırtınaları…

Benim için hayat hep böyle çekingenliklerle ilerler. 20-25 adım sonra buluşacağımız parka varmış olacağım ama Belgin orada olmayacak. Muhtemelen uzaktan beni seyredip yaklaşık 1 dakika sonra yanıma gelecek. Çünkü Belgin hiç geç kalmaz. Geç kalan hep ben olurum ama bunu belli etmemek için hep bir yerlerde saklanır. Mahcup olmamı istemediğinden sonradan gelmiş gibi yapıp karşıma oturur.

Belgin yıllardır aynıdır. Kendisini düşündüğü kadar etrafındaki insanları da düşünür. Kimseyi kırmamak için elinden geleni yapar ama sinirlendiği zaman gözü hiç kimseyi görmez. Bir keresinde onu sinirlendirecek olmuştum. Elindeki bardağı sıkışı her şeyi belli ediyordu ama iç dünyasında nice bir savaş verdiği aşikardı. O gün o bardağı alıp bana fırlatsaydı ömrü boyunca ne kendini ne de beni affetmeyecekti. Ama savaşı iyiler kazanmıştı…

“Bumin! Bumin!”

“Yine geç kaldın Ay parçası…”

“İş çıkışı işte… Özür dilerim…”

“Özür dilenecek bir şey yok ortada. Fazla beklemedim zaten.”

“Nasılsın?”

İşte o soru gelmişti… Birazdan beni deli dana gibi etrafta koşturacak olan o sözcük Belgin’in dudaklarının arasından süzülüvermişti. Duymasaydım sanki daha iyiydi. Ben sadece ona bakarak dahi burada zamanımı çarçur etmeye razıydım. O sorgu odasındaki polis, ben ise şüpheli sıfatında birisiydim. Başını hafifçe öne eğmesi “Konuş artık!” emrinin kibar haliydi.

“Nasıl olayım ay parçası? Bildiğin gibi işte ya da bilmediğin gibi. Ben çok kötü bir şey yaptım sanırım.”

“Sen kötü bir şey yapmazsın Bumin…”

“Yaptım işte. Yıldırım’ı paramparça ettim ve ağzını bıçak açmaz oldu. Son katıldığımız olay şu ünlü iş adamı Şevket Fide’nin intiharıyla sonuçlanan olay…”

“Adamın intihar etmesine engel olamadınız mı?”

“Yıldırım çok uğraştı ama başaramadı. Adam gözümüzün önünde tetiği çekti. Ne yapacağımızı bilemez olduk.”

“Yıldırım’ın derdi bu olamaz Bumin. Hadi artık anlat ne olduğunu! Meraktan çatlayacağım!”

“O olayın başında dibimizden ayrılmayan bir güvenlik müdürü daha doğrusu güvenlik müdiresi vardı. Ben adamdan bir şeyler öğrenmek için Yıldırım’dan…”

“Bunu yaptığına inanamıyorum!”

“Dur daha bir şey söylemedim bile?”

Belgin’in sakin tavrının yerinde yeller esiyordu. Dolunay yerini resmen yarım aya bırakmıştı. Ay tutulması olsa ortalık bu kadar karanlık olmazdı. Gözlerini bir sağına, bir soluna çeviriyordu. İçinde yine müthiş bir savaş başlatmıştı ama sonunun ne olacağını kestirmek güçtü.

“Susma ay parçası… Bana yardım edecek misin?”

“Hayır!”

“Hayır? İlk defa bana yardım etmeyeceksin öyle mi? Bu parkta 141. buluşmamız ve sen ilk defa beni bir konuda geri çevirmiş olacaksın…”

“Sen… Saydın mı? Bumin…”

Aslında tek saydığım o değildi. İmkanım olsa saçının her telini sayardım ama şimdilik kirpikleriyle yetinmek durumundaydım. Belgin ufak detaylara karşı hassas bir kadındı. Onu mutlu etmenin en kolay yolu ufak detayları onunla paylaşmaktı. Büyük bir ışıltıyla gülümsemesini sağlamak istediğim zaman hep bunu yöntemi kullanırdım.

“Sana yardım etmeyeceğim Bumin!”

“Neden bu kadar sinirlisin? Sanki Yıldırım’ı değil seni yaralamışım gibi davranıyorsun.”

“Sen Yıldırım’ı yaraladın. Yarın öbür gün aynısını gelip bana da yaparsın!”

“Yok daha neler Ay Parçası? İkisi aynı şey mi?”

“Değil tabi! Birisi en yakın arkadaşın, can dostun! Öteki başın dara sıkıştığında kapısını çaldığın bir kadın!”

Belgin korktuğu için biraz tedirgindi. Bu son söylediğiyle kafamın içinde çaktırdığı şimşekle zihnimin her köşesine ulaşmayı başarmıştı. Yıldırım ile aramı düzeltmemi önemsiyordu. Ancak aynı zamanda kendini benim hayatımda önemli bir yerde görmüyordu. En azından bunu göstermemi istiyordu. Hiç sırası değildi ama anladığım kadarıyla bugün buraya dertli gelen tek kişi ben değildim.

Belgin böyle garip çıkışlar yapmazdı. Mutlaka birisi bir şey demiş olmalı veya canını sıkan bir iş yaşanmış olmalıydı. Böylesi önemli bir konunun arasında böylesi bir çıkışı gerçekleştirmeyi tercih etmezdi. Artık aramızdaki olayın adının konması gerektiğinin pekala ikimizde farkındaydık ama bu doğru yer ve zaman kavramına uygun değildi. Hem babasının ölmeden önceki hafta “Bu ikisini topla bir adam etmezler!” sözü hala kulaklarımdaydı….

“Ay parçası… Seni anlıyorum ama hiç sırası değil. Gel biz bunu başka bir tarihe ertelemiş olalım. Benden beklediğin şeyin ne olduğunu biliyorum.”

“Biliyor musun?”

“Evet biliyorum ama şu an hiç sırası değil. Yıldırım ile aramı düzeltmem gerek. Yoksa hep yarım insan gibi dolanacağım ortalıkta…”

“Bu konuda sana yardım etmeyeceğim!”

“Peki neden? Kendim çözemiyorum. Kendiliğinden çözülecek gibi de değil…”

“Her şeyi biliyorsun ya Bumin! Bunu da bil! Can dostunun gönlünü nasıl alacağını da bil!”

Belgin kalkıp gitmişti. Kırıklıklar birdi, iki oldu… Sayının artmasından epey bir korkuyorum. Gerçi bir Komiser Yavuz kaldı. O da zaten benle şimdilik konuşmaz. Sayı en azından iki olarak uzun bir süre daha kalacak. Acaba içmesi gereken Yıldırım değil de ben miyim? İçki içmekten de çok anlarım ya. Bir kere bile ağzıma sürmediğim şeyi şimdi kullanacak değilim.

Bir süre daha parkta kaldım. Yuva yapmaya çalışan kuşları izledim. Bir tanesi tam yanıma, yukarıdan aşağıya sağlam pisledi ama olsun. Herhalde “kalk git lan buradan!” demek istiyordu ama aldırış etmedim. Gözüm hemen oturduğum bankın altındaki karınca sürüsüne ilişti. Yüzlercesi canla başla çalışıyordu. Ayağımı çok hafif oynatmam durumunda yüzlercesini öldürebilirdim. Tam o sırada omzuma bir elin dokunduğunu hissettim. Sertçe bir dokunuş olduğundan erkek olduğu belliydi.

“Sakın arkana bakma! Dümdüz yürü! Karşıdaki siyah arabaya doğru ilerle!”

“Sen de attığın adımlara dikkat et! Sağına doğru yürüme! Karıncaları ezmeye kalkarsan ilk fırsatta ben de seni ezerim!”

“Ölüm sana çok yakın… çok… ama sen karınca derdindesin…”

Ölüm mü dedi o? Evet ölüm dedi… Beni tehdit etmiyordu ama beni uyarıyordu sanki. Belgin’nin erkenden gitmesi iyi olmuşa gibi ama bu adamlar zaten onun gitmesini beklediklerine göre tam tersini de düşünebilirim. Kim olduğunu bilmediğim ama omzuma gelen darbeden sonra yarma gibi bir adamın önünde adım adım büyükçe siyah bir arabaya doğru gidiyordum.

“Geç içeri!”

“Yıldırım!”

“Bu adamlarla ne işimiz var bizim Bumin!”

“Bunları tanımıyorum. Kim olduklarını da bilmiyorum. Bilsem bu durumda olmazdık zaten.”

“Son zamanlarda başıma ne geldiyse senin yüzünden geldi. Bırak bunu da senden bileyim Bumin!”

“Hareket et!”

“Nereye gittiğimizi biliyor musun?”

“Bunu en az ben de senin kadar merak ediyorum Yıldırım…”

“Merak etmeyin dostlar! Emin ellerdesiniz!”

Koz Ordu’da böyle büyükçe lüks arabaları kullananlar pek yoktur. Bu arabaları genelde karanlık adamlar veya devlet yetkilileri kullanırlar. Devlet yetkilileri bizi çağırsaydı muhtemelen bunu bir tebligatla hallederlerdi. Karanlık adamların elinde olduğumuzu düşünmüyorum. Çünkü bizim onlarla bir işimiz olmazdı. Tabi cinayet işlemedikleri sürece…

Yıldırım tedirgindi ama yolda giderken başka diyarlara dalıp dalıp gidiyordu. Olayın iyi tarafından bakacak olursam benimle konuşmuştu. Kırgınlığı veya kızgınlığı geçmiş değildi ama beni tamamen silmediği apaçık ortadaydı. Nereye gittiğimizi bilmiyordum ama şehrin bir yakasından öteki yakasına gittiğimiz garantiydi. Yolculuk çok uzun sürmüş, üstelik sürekli düz ilerliyorduk. Anlaşılan kendimizi yine zenginlerin arasında bulacaktık.

“Efendim, yaklaşık 5 dakika sonra emrettiğiniz yerde olmuş olacağınız. Başka bir emriniz var mıydı?”

“…”

“İkisini de bulduk efendim merak etmeyin. Sağlıkları yerinde, hiçbir zorluk da çıkarmadılar. Akıllı adamlarmış.”

“…”

“Emredesiniz efendim!”

Sürekli emredersiniz diyen bir adam varsa işin içinde asker var demektir. Nasıl bir işin içindeydik biz? Bizim askerlerle ne işimiz olurdu? Bu yolun sonu nereye çıkacak bilmiyorum ama hayırlı bir iş olacağını hiç zannetmiyorum. Adam kaçırmanın hayırlı tarafı da olmaz zaten!

“Geldik! İnin! Ardınıza bakmadan önce 20 adım ileri, daha sonra 30 adım sağa ilerleyin ve karşınıza çıkan ilk kapıdan girin!”

“Robot yönlendiriyor sanki…”

“Bir şey mi dedin!?”

“Kes sesini ve ilerle Bumin!”

Yıldırım ile birlikte 20 adım ileri, 30 adım sağa gittik. Karşımızda kapı falan yoktu. Tabi ilk bakışta bunu fark etmek imkansızdı. Duvarla aynı renge boyanmış ama yakından bakıldığında paslarının izlerinden belli olan bir kapı vardı. Kulp veya tokmak yoktu. Kapıya elimle dokunduğum an içeriye doğru açıldı. Karanlık bir yere benziyordu veya girişi karanlıktı. Usulca içeri girdik ve birden her yer aydınlandı…

“Hoş geldiniz çocuklar!”

“Bu…”

“Hadi canım…”

“Efendim, adamlarımıza emrettiğiniz gibi polis teşkilatından kimse bu ikisinin burada olduğunu bilmiyor.”

“Aferin! Şimdi bizi yalnız bırakın!”

“Ama efendim…”

“Bizi yalnız bırakın dedim!”

“Yıldırım lan ne oluyor? Bu adam…”

“Bumin, evet bu o. Ama biz niye buradayız onu bilmiyorum!”

Karşımızdaki adam Koz Ordu Emniyet Müdürü Ata Bozkır’dı. Tüm polis teşkilatı sadece hiyerarşi açısından değil genel olarak ondan çok korkardı. Özellikle Komiser Yavuz onun hiç tekin birisi olmadığını söyler ve ona hiç güvenmediğini dile getirirdi.

“Son iki olayda neler yaptığınızı biliyorum çocuklar. İlk olayı hızlı bir biçimde çözmüş olmanız dikkatimizi çekmişti. İkinci olayı da aynı hızda çözecektiniz ama bir şeylerin yolunda gitmediği çok belli. Sahi Şevket Fide’nin intihar etmesine engel olamaz mıydınız?”

“Elimizden…”

“Evet, eminim. Elinizden gelenin en iyisini yapmışsınızdır. Polisin birlikte çalıştığı her danışman dedektif eline yüzüne bulaştırdığı bir olaydan sonra aynı şeyi söyler zaten. Elinizden geleni yaparsanız adam ölür. Elinizden gelenin fazlasını yaparsanız adam yaşar. Polislik de altın kuraldır.”

“Doğrudur…”

“Doğrudur…”

“Merakınız uzun sürmeyecek çünkü hemen konuya gireceğim. Polis teşkilatı içerisinde büyük bir çatlak var. Bu çatlağı ortadan kaldıramazsak teşkilat kendi kendini çökertmiş olacak. Ondan sonra Koz Ordu sokaklarında hırsızlıktan cinayete kadar her şey hızlıca yayılıp şehrin altını üstüne getirecek. Buna engel olmamız gerek ve bu iş için ben sizinle çalışmak istiyorum.”

“Bakalım biz sizinle çalışmak istiyor muyuz?”

“Zorundasınız. O saçma sapan soruşturmanın neden bugüne kadar sonuçlanmadığını hatta başlamadığını sanıyorsunuz? Bizimle çalışmazsanız soruşturma sizin için olumsuz sonuçlanır. Yok eğer çalışırsanız soruşturmayı başlatır, sonra anında kapatırız.”

“Pekala. Biz bu işi reddediyoruz.”

“Arkadaşım haklı. Reddediyoruz.”

“Sizin için anlatılanlar doğruymuş demek. Sizin zihinleriniz gerçekten farklı çalışıyor. Hayatınızı karartmak benim ellerimde biliyorsunuz değil mi? Seçim şansınızın olduğunu hiç sanmıyorum.”

“Soruşturmayı başlatın ve olumsuz sonuçlandırın. Dedektiflik kariyerimiz başladığı gibi bitsin. Biz normal insanlar olarak hayatımıza devam ederiz. Ne siz bizi gördünüz ne de biz sizi. Bunu kabul eder misiniz?”

“Elbette etmem. Pekala çocuklar, sizinle gayet açık konuşacağım. Bu iş için size ihtiyacım var. Çünkü sizden daha doğru, sizden daha düzgün birilerini bulmam mümkün değil. Hele bu teşkilatın içerisinden böyle birisinin çıkma ihtimali yok. Bu işi kabul etmek için şartlarınızı sunun. Ben de bir düşünüp taşınayım.”

Ata Bozkır’ın bu hali çaresizlikten değildi. Bu işi çözüm başında olduğu teşkilatı düzene sokup şehrin hatta ülkenin kahramanı olmak istiyordu. Teşkilat içerisinden kimseye güvenemezdi çünkü teşkilattaki bozulmalar herkesi birinin adamı haline getirmişti. İşin sonu gayet açıktı. Ata Bozkır teşkilatı düzeltecek veya yerine yeni gelecek olan isim istediği gibi at koşturup Koz Ordu’da sefasını sürecekti.

Ata Bozkır etrafındakiler tarafından sevilen birisi değildir. Komiser Yavuz bile teşkilatına sıkı sıkı bağlı olmasına rağmen ondan çok hoşlanmıyordu. Bu emniyet müdürüyle ilgili bildiğimiz pek fazla bir şey yoktu. Yıldırım ile kısa süreliğine istişare ettikten sonra şartlarımızı ilettik.

“Bize açılmış olan soruşturmanın en kısa sürede başlatılmasını ve teşkilattaki en iyi müfettişlerin soruşturmaya atanarak 2 gün içerisinde sonlandırılmasını istiyoruz. Soruşturma bitene kadar ne sizin için ne de bir başkası için hiçbir şey yapmayacağız. Soruşturma bittikten sonra mesleki anlamda bir olumsuzluk olmazsa sizinle çalışmaya başlayabiliriz. Son olarak, hakkımızdaki soruşturma bittikten sonra Kasap Osman dosyasının bize verilmesini istiyoruz.”

“Bu kadar mı? Siz aklınızı mı kaçırdınız? Siz bunlara gerçekten şart mı diyorsunuz?”

“Beğenemediniz mi?”

“Ben dedim sana Bumin… Ev ve araba falan da istemeliydik. Hatta apartman…”

“Siz gerçekten çok farklı insanlarsınız! Şartlarınız kabul edilmiştir. Soruşturma en kısa sürede başlatılacak ve dilediğiniz gibi en iyi müfettişler tarafından soruşturmanız yapılacak. Bir olumsuzluk olmazsa Kasap Osman dosyası sizindir. Benimle olan işinizle ilgili tüm detayları ise sonradan konuşacağız. Unutmadan… Ben siz beni tanımıyorsunuz, ben de sizi tanımıyorum!”

Ata Bozkır bir işaretle adamlarından birisini yanına çağırdı ve geldiğimiz yoldan adım adım geri çıktık. Üstelik o büyükçe siyah arabayla beni aldıkları yere bıraktılar. Yıldırım’a ne olduğunu bilmiyorum ama onu da muhtemelen aldıkları yere bırakmışlardır. Anlaşılan önümüzdeki günler bizim için epey yorucu olacak. Tüm bu kargaşanın arasında aklımın hala Belgin’de olduğunu itiraf etmeme gerek yok sanırım. Bir an önce eve gidip dinlenmeliyim. Yoksa yorgunluktan düşüp bayılacağım.

Yol boyu hep aynı şeyi düşündüm durdum ama nihayet evdeyim. Belgin ile bir sonraki görüşmemizde pek çok şey yerinden oynamış olacak. Babasının sözlerini unutabilmem mümkün değil. Üstelik artık henüz resmi bile olmasa bu tehlikeli görevin bir parçası olacağım. Belgin’ye olan biteni olan biteni anlatma şansım bile yok. “Berbat durumdayım, berbat!”

“Bumin, ne o yine kazanı kaynatmış dolanıyorsun ortalıkta. Niye berbat durumdasın de bakayım?”

“Ben onu sesli mi söyledim?”

“Eve geldiğinden beri sesli konuşuyorsun zaten. Sen farkında değil misin?”

“Hadi ya!”

“Dökül bakalım. Belgin ile ne oldu? Niye böyle dertlisin?”

“Belgin artık aramızdaki olaya bir isim koymamızı istiyor. Tahminimce etrafındaki kişiler biraz baskı yaptılar buna. Dayanamadı haliyle ilk fırsatta geldi vurdu yüzüme.”

“Sen normalde üç gün sonra görüşmeyecek miydin onunla? Niye erkene çekildi bu randevu?”

“Senin yüzünden! Konuşmuyorsun, etmiyorsun! Gidip ondan yardım istedim!”

“Ney benim yüzümden ulan! Kafayı yemişsin sen! Suçlayacak adam arıyorsun resmen! Hem suçlu hem güçlü şuna bak!”

“Tamam Yıldırım. Haklısın ama dediklerim doğru. Aramızı düzeltebilmek için ne yapabilirim diye sormaya gittim. Aldığım cevap olumsuz oldu. Bir de çıkıp Yıldırım’ı yaralamaktan korkmadıysan benim gibi herhangi bir kadını yaralamaktan da korkmazsın dedi. Koparıp gitti anlayacağın…”

“Kötü olmuş ama bunda kafaya takacak bir şey yok.”

Yıldırım’ın söylemek istediği çok netti. Bunda kafaya takacak bir şey yok çünkü gidip konuşup her şeyi halledebilirsin demek istiyordu. Ama bulunduğumuz durum, babasının sözlerini, annesinin beni görünce düşman görmüş gibi bakışlarını delip geçmek kolay değildi. Sanki yabancı biri gelip kızını gelin istemiş gibi nefretle bakan annesi…

“Bumin, yat dinlen. Bak yine sesli düşünüyorsun. Tamamen telef olmadan koy kafanı şu yastığa. Bak daha yapacak çok işimiz var. Sen lazımsın lan bana!”

Yıldırım haklıydı. Uyuyup dinlenme vaktiydi…

Sabah hızlı hızlı vurulan kapının sesine uyandık. Birisi kapıya kan davalımız gibi olağanca gücüyle vuruyordu. Kapıyı açmak için kalktığımda Yıldırım elinde bir odun kapıya doğru yöneliyordu.

“Ne yapacaksın o odunla?”

“Yat lan sen! Ne olur ne olmaz işte yanımda dursun.”

Kapıyı açtığında karşısında bir polis memuru ve üç de fiyakalı giyinmiş adamla karşılaşınca, Yıldırım çaktırmadan odunu kapısının arkasına koydu. Bu gelenler o beklediğimiz meşhur müfettişlerdi. Ata Bozkır zor durumda olduğundan hızlı bir emirle müfettişleri harekete geçirmişti. Biz ise daha yeni yeni gözümüzü güne açıyorken şimdi de bu müfettişlere hesap verecektik.

“Dosyaları inceledik. Sizi çok fazla oyalamak istemiyoruz. Dosyada yer alan tüm isimleri merhum hariç tek tek dinledik. Hiçbirisi sizin bu olayda bir sorumluluğunuz olduğunuzu düşünmüyor…”

“Güvenlik müdürü bile mi?”

“(Sessizce) Karıştırma Yıldırım…”

“Dosyada adı yer alan herkes. Güvenlik müdürü, hırsızlığı yapan kardeşi, aldatılan eş, çalınan eşyanın satın alındığı mağaza sahibi ve çalışanları… Herkes sizin işinizi yapmaya çalıştığınızı söyledi. Dolayısıyla dosyayı gönül rahatlığıyla kapatabiliriz. Soruşturmanın sonucu sizin için olumlu şekilde sonuçlanmıştır. Görevinize kaldığınız yerden devam edebilirsiniz.”

Müfettişler kısa kesmişlerdi. Böyle bir emir almış olacaklarını düşünmek istemiyorum ama mutlaka her şeyi hızlı bir biçimde halledip gitmeye gelmişlerdi. Öyle de yaptılar. Son sözlerini söyledikten sonra evden ayrıldılar. Onlar ayrılırken az önce kapıyı yıkacak olan polis memuru elinde epey kalınca bir dosyayla geri geldi.

“Bu dosya size aitmiş. Kasap Osman’ın hırsızlık olayıyla ilgili. Ayrıca öğlen saat 13:30’da Koz Ordu polis merkezinde Komiser Yavuz ile buluşacaksınız. Ondan gerekli bilgileri aldıktan sonra soruşturmaya dahil olabilirsiniz.”

“Kasap Osman olayı hırsızlık mıymış?”

“Başından beri belli değil miydi zaten Yıldırım?”

“Ben olay yerine hiç gitmedim ki? Sen gittin mi lan!?”

“Uzaktan seyrettim…”

Bir yandan kahvaltı yapmaya çalışırken bir yandan elimizdeki dosyayı inceliyorduk. Görünüşe göre o gün kasada ne var ne yok alınmış. Hiçbir şey yerinden oynamamış. Bir tek kasabın arka bahçesindeki bekçi köpeği kayıpmış. Polisler köpeğin hırsızlar tarafından kaçırıldığını düşünmüşler. Yıllardır orada olan köpek fırsatını bulduğu an dişlerini yabancı gördüğü herkese geçirmesini bileceği için ben buna ihtimal vermiyorum.

Yıldırım benimle aynı fikirde değil. O da polisler gibi düşünüyor. Hırsızlığı yapan köpeği de alıp götürmüş. Geride iz bırakmak istemediğinden böyle yapmış. Yıldırım haklı olsa bile bunu yapabilmenin tek yolu var. O köpeğin seni tanıması gerek yani yabancı olmadığın için sana saldırmaması gerek…

Hızlıca kahvaltımızı yapıp dosyayı inceledikten sonra yola koyulduk. Yıldırım direksiyonda ve ben yine sağında emniyet kemerini takmış bir biçimde oturuyorum. Yine Ordu Kent radyosu açıkken yolculuğumuz başlıyor. Saat henüz 11:40… Yaklaşık 10 dakika sonra radyoda yine o malum şarkı çalmaya başlayacak ve Yıldırım bu dünyadan kopup gidecek…

“Bir şey soracağım Yıldırım.”

“15 dakika sonra sor Bumin.”

“15 dakikaya varmış olacağız zaten?”

“O zaman sorma Bumin.”

“Sormam gerek…”

“Sorma dedim lan! Sus!”

“Nereye gidiyoruz? Sapağı kaçırdın!”

“Bir şeyi kaçırdığım yok. Yolu uzatıyorum!”

“Niye? Sen kaba etimizin araba koltuğuna yapışmasından zevk mi alıyorsun? Piştim arabanın içinde piştim!”

“Yolu uzatmam gerekiyordu uzattım Bumin. 20 dakika sonra orada olacağız.”

Sırf o şarkıyı dinlemek için yolu uzatmadıysa ben bir şey bilmiyorum. Ne var bu şarkıda bu kadar? Bu şarkıyı özel kılan ne? Yakında çıldıracağım çok yakında. Bir şarkıyı dinlemek için bu sıcakta yolu uzatıyoruz. Koz Ordu yanıyor resmen. Biri büyük günah işlemiş de ceremesini biz çekiyoruz sanki! Tanrım bizim günahımız neydi de bu sıcağı yaşıyoruz?!

Ve o malum şarkı çalmaya başlar… 70 ile giden arabanın ibresi bir anda 30’a iner. Yavaş yavaş ilerliyoruz. Bir yandan o şarkı çalıyor, bir yandan Yıldırım iç çekiyor ve bir yandan ben onu izliyorum. Bu adamın alkol almasına falan gerek yok. Bu şarkıyla kafayı buluyor çok belli. Arabada olmasa evde, evde olmasa başka yerde illa bu şarkıyı hep aynı radyodan aynı saatte dinliyor bu adam. Afyonunu bulmuş besbelli…

“Sor şimdi ne soracaksan Bumin!”

“Az kaldı geldik zaten. Şimdi suyu bulandırmanın bir anlamı yok. Komiser Yavuz’dan onayı alıp şu olayı çözelim. Sonra ben derdimle baş başa kalayım.”

“Belgin mi? Takma lan şu kızı artık. Senden başkasını sevemez zaten.”

“Keşke sevebilse…”

Yıldırım son söylediğimi duyduktan sonra biraz afallar gibi oldu. Beklemiyordu, ben de beklemiyordum. Böyle bir şeyi söylediğime inanamıyordum ama söylemiştim. Bir gün öncesinde olsa Belgin’in başkasını sevmesi fikrine savaş açardım ama bugün savaşmadan teslim olmayı seçiyorum. Hayat böyle işte en dengeli adamı bile şuursuz hale getirebilir. Ben bunları düşünürken Yıldırım aracı park ediyordu. Komiser Yavuz yine teşkilat binasının önünde bekliyordu. Bu adam niye her seferinde bizi binanın önünde uçaktan inmiş turist gibi karşılıyor buna anlam veremiyorum.

“Hoş geldiniz çocuklar. Görüşmeyeli uzun zaman oldu…

“2 gün 4 saat 10 dakika diyelim biz ona.”

“Performansından bir şey kaybetmiyorsun Bumin, aferin. Dosyayı incelediniz mi?”

“Evet, inceledik. Olayın hırsızlık olduğu belli ama şu köpek hususunda bazı tereddütlerimiz var.”

“Benim yok komiserim, Bumin’in tereddütleri var.”

“Neymiş bu tereddütler Bumin?”

“Bu köpeğin kaçırıldığı hikayesine inanacak olursak eğer hırsızın tanıdık birisi olması gerek. Köpek kaçırılmamış ise ummalı bir çalışmayla ölüsünü bulmaya çalışacağız. Hanginizi tercih edeceğiz?”

“Yıldırım köpeğin kaçırıldığında inanacak. Sen de köpeğin öldüğüne inanacaksın. Böylece ikisini aynı anda yapmış olacaksınız.”

“Bunu yapamayız komiserim.”

“O nedenmiş?”

“Şey…”

“Bumin ölü veya diri fark etmez köpeklerden çok korkar komiserim.”

“Haha! Bizim dedektife bak sen! Köpek korkusuyla sen nasıl dedektif oldun aslanım?”

Bu adama Yıldırım yüzünden katlanıyorum ben. Bir de dalga geçiyor. Sanki fobisi olan tek benmişim gibi konuşup duruyor. Kendisinin karanlıkta uyuyamadığını söylesem şimdi bir dünya gereksiz sürtüşme yaşanacak. Hiç uzatmaya niyetim yok maalesef.

“Olay yerine gidelim komiserim. Baştan aşağı gözden geçirelim. Belki sizin ekibin atladığı bir şeyler vardır. Sanırım yasal olarak orayı kapalı tutabilmemiz için bu son günümüz. Geç kalmadan bir bakalım.”

“Pekala! Siz ikiniz olay yerine gidiyorsunuz. Ben de kahveye çay içmeye. Benim mezbahaya daha fazla girip çıkmaya hiç tahammülüm yok!”

Onca yolu boşa geldiğimize mi yanayım bu adamın benimle dalga geçmesine mi kızayım bilmiyorum. Gerisi geri geldiğimiz yere gitmek zorundayız. Yıldırım ile evde dosyayı gözden geçirirken dosyanın aceleyle doldurulmuş olması gözümüzden kaçmamıştı. Bunların atladığı bir dünya şey olmalı yoksa bu dosyanın bu kadar boş olmaması gerek. Komiser Yavuz oraya gitmekten çok hoşlanmadığına göre kime emir verdiyse işini baştan savma olmalı. Çünkü Komiser Yavuz’un erkenden olay yerinden ayrıldığını görmüştüm.

Yol boyunca aynı sıcağa bunaldığımı anlatmakla geçirdim. Yıldırım da beni susturmak için çabaladı durdu. Şu sıcağı hiç sevmiyorum. Sıcak olunca benim ruhumda fırtınalar esiyor ama bunu kimseye anlatamıyorum. Duş alıp dışarı çıktığında terleyip tekrar eve geldiğinde duş almak kadar saçma bir döngü yok. İşte bunlar hep sıcağın etkileri. Bunaltıyor beni, bunaltmakla kalmayıp canımı fazlasıyla sıkıyor ve dikkatimi dağıtıyor. Keşke hep sonbahar olsa…

“Bumin lan bir şey soracağım şimdi benim kafama takıldı. Belgin, senin onu sevdiğini biliyor mu? Bilmiyor mu?”

“Dalga mı geçiyorsun benimle?”

“Soruyorum işte bir söylesene sen.”

“Biraz hızlı sür şu arabayı zaten hava sıcak.”

“Havanın sıcaklığını bilmem ben. Yüreğinin yandığını bilirim sadece. Bu kızı bu kadar seviyorsan git konuş bence.”

“Yıldırım!”

“Ne var lan! Kötü mü söylüyorum sanki? Gideceksin seni seviyorum diyeceksin ve rahatlayacaksın.”

“Olmaz diyorum Yıldırım, olmaaaz. Babasının…”

“Başlatma şimdi ölmüş babasından. Aksi adamın tekiydi zaten. Önüne gelene bahane bulurdu. Bize laf söylediğinde biz daha akademiye yeni girmiştik. Hayallerimizin peşinden gittik lan biz! Ne çabuk unuttun? O kızını sana vermeyecek diye hayallerimizden mi vazgeçecektik? Hem sen daha Belgin ile o zaman yeni tanışmıştın.”

Yıldırım haklıydı. Babası bize salvolar yağdırdığında Belgin’in peşinden koşan çok kişi vardı. Babalığın altın kuralını devreye sokmuş kızını korumaya çalışıyordu. Bizi çocukluğumuzdan beri tanırdı. Yıldırım’ı benden daha çok severdi çünkü ben onun gibi insanlarla samimi olmayı başarabilen birisi değildim. Belgin’in annesi babasının aksine daha anlayışlıydı ama bana çok kızgındı. Ben bunları düşünürken Yıldırım arabayı park etmiş, araçtan inmiş beni bekliyordu…

“Nereden başlayalım?”

“Köpek kulübesinden başlamak daha doğru olacak.”

Kasap Osman’ın önünde duran iki polise selam verip dosyayı gösterdikten sonra içeri girdik. Köpek kulübesi arka bahçedeydi. Havalandırmaya uzak, atık borularına yakın bir yere koyulmuştu ama ben köpeğin bir kez bile o kulübenin içerisinde yattığını görmemiştim. Adım adım kulübeye doğru gittikçe garip ama mide bulandırıcı bir koku almaya başladık. İlk Yıldırım tepki verdi.

“Bu ne lan! Bu neyin kokusu böyle?”

“Ağzın kapalı konuşma anlamıyorum seni. Burnunu kapat öyle konuş.”

“Bu ne diyorum bu ne! Böyle bir kokuyla ben hayatımda daha önce hiç karşılaşmadım. Yoksa köpeğin ölüsünden mi geliyor bu koku?”

“Bu hayvan eti gibi kokmuyor ki?”

“Sen hayvan etiyle insan etini ne zamandan beri ayırt edebiliyorsun Bumin?”

“İkisini ayırt edecek duyu ben de yok ama hayvan etinin bu şekilde kokmayacağını düşünüyorum. Gerçekten bu hayvan eti olamaz! Bu hayvan etiyse en kısa zamanda vejetaryen olduğumu ilan ederim!”

Kulübeye yaklaştıkça koku yükseliyordu. Yıldırım kulübeye bakmayı reddetti ve iş bana kaldı. Kulübeye hafifçe eğildim ama içi boştu. Daha sonra emin olmak için bir de ışık tutup baktık. Gerçekten içerisi boştu ama o berbat koku hala geliyordu.

“Basma oraya!”

Yıldırım’ın bağırışıyla neredeyse aklım çıkacaktı. Az kalsın beni öteki tarafa gönderecekti. Yıldırım’ın basma dediği yerde kan lekesi vardı ve lekeler sanki bir yolu takip eder gibi atık borusuna doğru gidiyordu. Kan izlerini takip edince gerçeği öğrenmiş oldum. Yıldırım bakmayı reddedince iş yine bana kalmıştı. Atık borusunun ucunu bir et parçası kapatmıştı. Polislerin yardımıyla et parçasını oradan çıkardık. Şaşırtıcıydı ama köpeğe ait değildi. Bu parça bir insana aitti ve parçalanmış bir eldi.

“Bunu yapan insan olamaz!”

“Yıldırım günden güne beni şaşırtıyorsun. Daha eli görmeden bunu nasıl anladın?”

“Ben o anlamda söylemedim lan!”

“Bu eli muhtemelen kayıp köpek koparmış olmalı. Parçalanma izlerine bakacak olursak bunu bu hale getirebilmek için çok keskin ve güçlü dişlere sahip olmak gerekir.”

Yıldırım’a Komiser Yavuz’u arayıp olan biteni anlatmasını söyledim. Komiser Yavuz çok sağlam küfürler edip telefonu kapatmıştı. Çünkü olayı çözebilmek için ek süre talep etmek gerekecektir. Bu tür şeyler onun hiç hoşuna gitmezdi. Bazen bu mesleği zorunda kaldığı için yaptığını düşünmüyor değilim ama şimdilik çenemi kapalı tutmak gerektiğinin de bilincindeyim.

Komiser Yavuz kısa süre içerisinde olay yerine geldi ve parçalanmış eli gördükten sonra midesinde ne varsa tam önüme boşalttı. Bu adamın bana bir konuda takık olduğunu iyiden iyiye düşünmeye başlamıştım. Yıldırım ise hiç çaktırmadan gülmekten başka bir şey yapmıyordu. Aradan birkaç dakika geçtikten sonra gelebilen komiser hiçbir şey olmamış gibi söze daldı:

“Bu el kime ait?”

“Bilmiyoruz komiserim. Araştıracak vaktimiz olmadı. İlk sizi aradık.”

“Eli polis memurlarına teslim edin incelemeye göndersinler. Siz de araştırmaya devam edin. Benim karnım fena acıktı. Gidip bir şeyler yiyeceğim.”

Ciddi ciddi sinirlerim ile oynuyordu bu adam. Her sözünde ondan biraz daha nefret ediyordum. Küçüklüğümüzden beri bize sahip çıktığı bir gerçekti ama alay eder gibi davranması çok aşağılayıcıydı. Yıldırım neler olup bittiğini görüyor ama sadece susuyordu. Ucu ona dokunmadığı sürece hiçbir şeye dahil olmayan karakteri her zamanki konumunda duruyordu.

Yıldırım ile kısa süreli bir toplantı yaptık. Yaklaşık 10 dakika sürdü çünkü hemfikir olduğumuz bir durum vardı. Parçalanmış el kime aitse vücudunda açılan yaraya hızlı bir biçimde bakılması gerekiyordu. Düşük bir ihtimal olsa bile eli parçalanmış kişinin hastaneye gitmiş olma olasılığı vardı. Çevre hastanelere tek tek gidip bu şartlara uyan bir hastanın gelip gelmediğini öğrenmemiz gerekecektir. Şans bu sefer bizden yanaydı çünkü buralarda pek fazla hastane yoktu ve var olan ise yaklaşım 1-2 kilometre ötede Yurt Caddesi üzerindeydi.

Hızlı bir biçimde hastaneye gittik. Danışmadaki kişilere durumu anlattıktan sonra hasta kayıtlarını kontrol etmelerini istedik. Dün gece saat 03:20 civarında eli parçalanmış bir hastanın geldiğini ama sabah saatlerinde hastaneden kaçtığını söylediler. Anlattıklarına göre çok kan kaybetmişti ve yarı baygın haldeydi. Aradığımız kişinin bu olduğundan şüphe etmiyordum ama hırsız o muydu? Bundan henüz değildim.

Hastanın kayıt bilgilerini aldıktan sonra Yıldırım ile birlikte kısa süreli şaşkınlık yaşadık. Hastanın ismi Osman Arpacık’tı ve henüz 19 yaşlarında bir gençti. Polislere bu ismi söyledikten sonra onlar bizden daha fazla şaşırdılar. Bu kişinin Kasap Osman’ın eski çırağı olduğunu söylediklerinde kafamda bir senaryo belirmeye başlamıştı ama net karar vermek için henüz erkendi.

“Yıldırım benim düşündüğümü mü düşünüyorsun?”

“Ne münasebet!”

“Niye tersledin şimdi?”

“Belgin’i falan düşündüğüm yok lan!”

“Olay diyorum olay. Osman Arpacık, Kasap Osman, kesik el, soyulan kasap, kayıp köpek…”

“Benim bu konudaki tezim şu şekilde Bumin: Osman Arpacık işten kovulduktan sonra hırs yaptı. Gelip dükkanı soymak istedi ama köpeği hesaba katmamıştı. Köpek bir anda havlamaya başlayınca ona gözüküp onu sakinleştirmek istedi. Ne de olsa onu tanıyordu ama evdeki hesap çarşıya uymadı. Köpek birden saldırdı ve Osman Arpacık’ın elini kopardı.”

“Mantıklı ama ben bir kişinin daha olduğunu düşünüyorum. O eli ve parçalanma biçimini gördün. Osman Arpacık bu işi tek başına yapmış olamaz. Köpek saldırdığında ben olsam can havliyle her şeyi bırakıp kaçmaya çalışırdım. O kaçmış ama geride hiçbir şey bırakmamış. Sen olsan o an parayı falan düşünür müydün? Hiç sanmıyorum.”

Yıldırım uzun uzun düşündükten sonra haklı olabileceğimi söyledi. Osman Arpacık aradığımız ilk kişiydi ama ona yardım eden veya onun yardım ettiği bir kişi daha vardı. Muhtemelen köpeği kaçırmış olan kişi de o olmalıydı. Tüm bu belirsizlikler gidip Kasap Osman ile görüşmemiz gerektiği anlamına geliyordu. Mecbur gidip görüşecektik ama evi buraya uzak olmasa bile çok terste kalıyordu.

Kasap Osman’ın evi sıradan bir ev değildi. Yaklaşık 20 odası olan büyük bir malikane idi. Kapısının önünde durana kadar sıradan bir ev olabileceğini düşünsem bile bahçe kapısından girince öyle olmadığını anladım. Bahçeden malikanenin iç kapısına kadar birazcık yürümemiz gerektiğini söyleyen güvenlik görevlisinin bizle dalga geçtiğini düşünüyordum ama hakikaten yol hiç bitmiyordu.

Bir an durdum. Kulaklarıma gelen bu ses tahmin ettiğim sesti. Bir köpek sinirli bir biçimde hırıldıyor ve muhtemelen bir yerden bizi gözetliyordu. Ellerim titremeye başladı ama aynı zamanda oluk oluk ter akıtıyordum. Köpeğin nerede olduğunu tam bilmiyordum ama sesi sağ taraftan geldiği aşikardı. Sadece kafamı çevirip bakma cesaretine sahip değildim.

“Yürüsene!”

Yıldırım’ın bana söylediği tek şey buydu. Sonrasını ise hatırlamıyordum. Gözümü açtığımda başımda bekleyen bir doktor ve tam başımın üzerinde duran kocaman bir avize vardı. Ne olduğunu sorduğumda bayıldığımı söylediler. Korkudan bayılmıştım. Kafamı sağa doğru çevirdiğimde bayılmama neden olan canlı oradaydı. Bu sefer herhangi bir ses çıkartmıyor öylece bana bakıyordu. Yüzünün sol kısmında büyük bir darbe izi vardı. Konuşacak halim yoktu ama ilk sorduğum bu oldu.

“Köpeğin yüzüne ne oldu?”

Bir an bunu yapanın ben olduğunu sanmıştım ama yanılmışım. Yıldırım bu köpeğin aradığımız köpek olduğunu söyleyince epey şaşırdım. Buraya nasıl gelmişti? Kim getirmişti? Neden bu konuda polislere bir bilgi verilmemişti? Tüm bu soruların cevaplarını istiyordum ama konuşmaya hiç halim yoktu. Sadece biraz dinlenmem gerekiyordu ama Kasap Osman buna fırsat vermedi.

“Aklınızda çok fazla soru olduğunu biliyorum. Köpeğim buraya tek başına gelmedi. Onu sabah güvenlik görevlimiz baygın bir biçimde kapının önünde bulduğunu söyledi. Bir iğneyle bayıltılmış durumdaydı. Hemen içeri aldık ve onunla ilgilendik ama aşırı saldırgandı. Her şeye, herkese hatta bana bile tepki veriyordu. Polise haber verecektik ama hayvanın sakinleşmesi için yarını beklemek istedik. Sonra bir anda bahçede koşturmaya garip garip sesler çıkarmaya başladı. Tam o sırada siz geldiniz. Size saldırmak üzereydi ama son anda yakaladık. Biriniz bayıldı, öteki ise…”

“Ne olmuş ötekine?”

“Öteki ise bir anda şiddetli bir biçimde gülmeye başladı…”

“Yuh Yıldırım! Bu evin her şeyi kamerayla izleniyor öyle değil mi?”

“Evet de neden sordunuz?”

“Köpeği aldığınız yerin kamera görüntülerine bakabilir miyiz?”

“Elbette.”

Kasap Osman yaklaşık 5 dakika sonra bir dizüstü bilgisayarla yanımıza geldi. Kamera kayıtlarını izletmeye başladı. Anlattıkları doğruydu. İki kişi köpeği getirip kapının önüne bırakıp gitmişlerdi. Kamera kayıtlarında kısa boylu olanın kolunun sargılı olduğu belli oluyordu. Tahminimce bu Osman Arpacık’tı ama diğer kişinin kim olduğunu bilmiyorduk.

“Bunları tanıyor musunuz?”

“Kısa boylu olanı tanımıyorum ama ondan biraz uzun olan geçen hafta işe aldığım Tevfik Göç…”

“Kısa boylu olan işten kovduğunuz Osman Arpacık.”

“Yıldırım!”

“Yapacak bir şey yok Bumin. Gerçekler acıdır. Ben söylemesem sen söyleyecektin!”

Kasap Osman uzun uzun olan biteni anlattı. Osman Arpacık 15 yaşından beri onun yanında çalışan kendi halinde birisiymiş ama son zamanlarda davranışlarında değişiklikler olmuş. Eskisi kadar saygılı değilmiş ve müşterilerle hak ettikleri gibi ilgilenmiyor, yer yer onları azarlıyormuş. Kasap Osman müşterilerin baskısına daha fazla dayanamayıp onu kovmak zorunda kalmış ve apar topar bir iş ilanı yayınlamış.

Yayınlanan iş ilanına uyan kişiler arasından Tevfik Göç’ü tercih etmiş. Ailesi buna karşı çıkmasına rağmen, en kalifiyeli olanı işe almak yerine en fazla ihtiyacı olan kimse onu işe almış. Bir nevi kendi kuyusunu kazmış. Böyle olacağını kimse bilemezdi tabi ama en kalifiyeli elemanı tercih etmemek biraz pahalıya patlamış diyebilirim.

Köpeğin yaptıklarını ona anlattıktan sonra gözleri biraz doldu ama ağlamamak için kendisini zor tuttu. Her ne kadar doğru olmasa bile ilk bakışta, köpeğe dozajından fazla sakinleştirici verildiği için bu halde olabileceği anlaşılıyor dedim. Çünkü köpeğe sakinleştiricinin yanında başka maddelerin uygulanmış olabileceği çok belliydi. Sadece bir veterinere gidip kapsamlı incelenmesi gerektiğini söyledim. Ardından kamera kayıtlarının bir kopyasını alarak oradan ayrıldık.

Yıldırım ile geri dönüş yolunda neredeyse hiç susmadan konuştuk. Elimizde iki hırsız, bunların bir arada olduğu ve birinin kolunda sargı bulunması dışında şimdilik bir şeye sahip değildik. Olan biten her şeyi Komiser Yavuz’a anlattık. Daha doğrusu Yıldırım anlattı. Komiser Yavuz ikisinin de yakalanmasının an meselesi olduğunu söyledi. Çaldıkları parayı bir yerde kullanmaya çalıştıkları için bu kadar rahat konuşabiliyordu.

Ama benim içime sinmeyen hala bir şeyler vardı. Bu ikisini birbirine bağlayan herhangi bir şey yoktu. Neden öyleyse birlikte hareket ediyorlardı? Her ne kadar farklı şeyler düşünmeye çalışsam bile hep aynı soru aklıma geliyordu. Yıldırım birden frene abandı. Emniyet kemerim bağlı olmasaydı kesinlikle camda dışarı fırlamıştım.

“Ulan! Yeter arkadaş ya! Şu meredi kullanmayı bilmiyorsan bırak kullanma! Toplu taşıma ile her yere gider geliriz!”

“Nah gider geliriz! Sen Koz Ordu’yu ne sanıyorsun Ordu Kent falan mı?”

“Şimdi ne diye frene bastın onu söylesene sen!”

“Aklıma bir şey geldi. Bu Osman Arpacık ve Tevfik Göç neden birlikte hareket ediyorlar? Bunları birbirine bağlayan herhangi bir şey yok ki?”

“Bu muydu? Senin ben düşmanlarını…”

Yıldırım’a aynı şeyleri düşündüğümüzü söylediğimizde şehir merkezine tekrar gelmiştik. Nereye gideceğimizi bilmediğimizden bir yere park edip arabanın içinde kayıntı yapıyorduk. Yıldırım tam son lokmasını ağzına atacaktı telefon çaldı ve elinde ne var ne yok her şeyi arabaya döktü.

“Daha yeni temizlemiştim be!”

“Hah iyi oldu! İkinize de iyi oldu!”

“İkimiz derken?”

“Araban ve sen!”

“Efendim komiserim?”

Yıldırım’ın yüzünün rengi değişmişti. Gözleri korku hissini andıracak cinsten büyümüş ve nefes alışı hızlanmıştı. Kahverengi gözlerinin içine baktığımda küfürler yağdırdığı belliydi. Komiser Yavuz söyledikleriyle onun fabrika ayarlarıyla oynamıştı. Her ne dediyse iyi bir şey demediği ortadaydı. Yıldırım biraz duraksadıktan sonra ağzından üç sözcük döküldü…

“Yine ölü var…”

Uzun uzun Yıldırım ile birbirimize baktık. Ben de gördüğü şey az önce benim onda gördüklerimle muhtemelen aynıydı. Sonra dizimde soğuk bir ıslaklık hissettim. Elimde bulunan meyve suyu dökülmüştü. Arabada her yer resmen batmıştı. Kendimi bir çırpıda dışarı attım. Nefes almaya ihtiyacım vardı. Kimin öldüğünü bilmiyordum. Bilseydim de hiçbir şey değişmeyecekti. Her ölüm beni yeteri kadar ürkütebilir ve tedirgin edebilirdi.

Yıldırım yavaş yavaş arabadan dışarı çıktı. Arabanın farkında olmadan sertçe kapattı ve anlatmaya başladı. Osman Arpacık bir otoparkta ölü olarak bulunmuştu. Tevkif Göç ise kaçarken yakayı ele vermişti. Polis merkezine götürüldükten sonra her şeyi tek tek anlatmıştı. Bizim açımızdan geç bile olsa neler anlatacağını tahmin etmek güç değildi…

Osman Arpacık aslında Tevfik Göç’ün ortağı falan değildi. O gece eski çalıştığı yeri görmek için oradaydı ama hırsızı fark etti. Tevfik ile boğuşmaya başladıktan bir süre sonra köpeğin saldırısına uğramışlardı. Tevfik para dolu çantayla birlikte köpekten kaçmayı başarmıştı ama Osman o kadar şanslı değildi. Tevfik her şeyi düşünmüş ama bu eski çırağı hesaba katmamıştı. Çantasından çıkarttığı sakinleştirici silahını ateşlerken kaç el ateş ettiğini fark etmemişti bile. Üstelik sakinleştiricinin yetmediği mermilere uyuşturucu koymuştu.

Osman yaralıydı ama yaşıyordu. Onun yaşaması çok tehlikeliydi ama o korkuyla tam tersini düşündü. Bu genç çocuğun hayatta kalmazsa kendisi için daha tehlikeli olabileceğini düşünüp onu apar topar hastaneye götürdü. Hastaneye girmek yerine geri dönüp köpeği aldı. Daha sonra tekrar hastanenin önüne gelip Osman ‘ın hastaneden çıkmasını bekledi. Çünkü onun panik yapıp ilk fırsatta hastaneden çıkmak isteyeceğini biliyordu. Osman ile konuştuktan sonra polise ortağı olduğunu söyleyeceğini belirtip onu tehdit etmeye başladı.

Eski çırak çaresizce bir hırsıza ayak uydurmuştu. Onu ikna edebildiği tek konu köpekti. Tevfik köpeği öldürmeyi düşünürken onun düşüncesi çok daha farklıydı. Köpeği Kasap Osman’ın kapısının önüne bırakma konusunda anlaşmışlardı. Tevfik’in bunu cinayet planını uygulamak için bir basamak olarak kullanacağının farkında bile değildi. Kaçma planı bahanesiyle onu kandırıp bir otoparka çekmiş ve tam kalbinden bıçaklayarak öldürmüştü.



Kaan Karadeniz

26 yaşındayım. Yüksek lisans öğrenimini “Bilgi ve Belge Yönetimi” bölümünde sürdürmekteyim. İki farklı oyun sitesinde içerik yöneticiliği, bir sitede içerik danışmanlığı yapmaktayım. Başarının çaba ile doğru orantılı olduğuna inanırım.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir