Archive for Eylül, 2010
Renksiz Çiçek
0Bazen çıkış yolu bulamıyorum kendime, içinde hapsolduğum dakikalarda. Gözlerimi alıkoyamıyorum duvarlarımı süsleyen hayali resimlerinden. Odamın rengini dahi unuttum seni düşleyip kederlenmekten. Kararlıyım bu sefer son bulana kadar buradayım, hapsettim kendimi dört duvar arası renksiz odama. Ne bir yabancı, ne de bir dost girebilir kapıdan içeri. Belki sadece sen… Ya da resimlerde olduğu gibi senin hayalin. Bu beni o dakikalardan kurtarmaya yeterdi. Peki ya sonrası? Sadece seni düşlemek gün boyu… Geceyi unutmak, bir anda gündüze çevirmek günün her dakikasını… Her anı seninle beraber geçirmek, her düşünceye seni katmak ve uzun bir süreyi benden uzakta seni anarak geçirmek…
İster miydin böyle biri olsun hayatında? Söküp atamadığın, ne zaman çıkıp geleceği belli olmayan bir sevdalıyı tutabilir miydin sen tertemiz kalbinde. Bana hiç bakma, gözlerini benden uzak tut bu soruyu sorduğumda. Çünkü ben senin kadar beyaz olamazdım. Benim rengim hafif griye benzer, az da olsa içinde kötülük vardır. Bencilliğimden olsa gerek ya da bir anlık duygulara kapılıp ileriyi mahvedebilecek kadar kör oluşumdan. Hataydı işte bu, büyük bir hata… Satırlar boyu yazıp sayfaları tek tek çöpe atabileceğim bir hataydı. Üstüne düşünmekten kaçındığım, kendimi griden siyaha yönlendirebilecek kadar tehlike doluydu. Onu temizlemek gelir miydi elimden? Onu unutturmak mümkün kılınabilir miydi? Uzun zamandır bunu düşünüyorum. “Elimden gelenin en iyisini yaparım.” diyen çok olur ya bu hayatta bende diyebilirdim aslında ama yorgundum, bitkindim… Seninle ayakta durabiliyordum, koltuk değnekleri yerine senin kollarını kullanıyordum ve sende çekince kollarını…
Rüyanın sonuna doğru bırakılmıştım. Sadece uyanmam gerekiyordu artık. Gözlerimi tekrardan dünyaya açarak ayağa kalkıp yürümem gerekiyordu. Onca yükü sayende üzerimden attığım için şükrederken tekrardan tek başıma kaldığımı kabul etmem gerekiyordu. Uyandığımda yanı başımda bir çiçek gördüm. Beyaz ile gri arasıydı ama rengi belirlenemeyecek kadar soluktu. “Renksiz Çiçek” dedim ben ona ve belki kök salar diye saksıya ekip koydum baş ucuma… Sana hediye edeceğim onu çünkü artık ona bir renk gerekli… Seni gördüğünde yapraklarını havaya dikebilecek kadar beyaz mı olmalı? Yoksa seni her gördüğünde yapraklarından damla damla su akıtabilecek kadar gri mi?
İstanbul Limanı
0Sisli bir gecenin ardından bastıran fırtına ile iptal edilen seferler
Benim yarıda bırakmak zorunda kaldığım hayallerime benzerler
Bir anda onlarca gemi ile dolup taşar limanın kıyıları
Demir atarak beklemeye koyulurlar fırtınanın dineceği o anı…
Onlarla kendimi bir tutamayacak kadar küçüktüm gözlerde
Haklıydılar aslında, ben onlar gibi duramazdım saatlerce suyun üzerinde
Yüzmeyi bilmediğimi utana utana söylerim bu limanın kıyısına her geldiğimde
Bana kızıpta onlarca kişiyi mahrum bırakmasınlar diye…
Nitekim anlarlar içlerinde yürekleri bulunmasa dahi beni
Koca şehri inletircesine çalıverir gemiler sirenlerini
İstanbul suskun akşamında birden hareketleniverir
Gelen kişi kendi şehrinde sevdiğini bulamayan bir gençtir…
Sorumlusu bendim şehri ayağa kaldıran bu yankılı sesin
O yük olağanca haliyle bana emanet edilmişti
Taşımak, sahip çıkmak ve hatta benimsemek gerekirdi
Her ne kadar belli olmasada adresi; gideceği son yerin…
Uzun bir yolculuk olacağını söyler dururdu eski yolcular
Gözlerimden akacak her yaşı bir sır gibi saklamam gerektiğini,
Senin gözlerine dalıp gittiğimde onları yad etmemi söylerlerdi
Bir kuyruklu yıldız gibi gelip geçmişti gözümün önünden o anlar…
Zamanı geldiğinde hatırlarım o anları ve yine ağlarım durmadan
Eski yolcuların yanına yanaşır selam veririm kıyısında bu limanın
Pürüzlü ve yankılı sesiyle emrini verir İstanbul Limanı:
Hadi durmayın, hep birlikte çalın o hüzünlü şarkıyı…
Bir Rüzgarın Hikayesi
0Dünya… Her yaşanan olay bir anıdır onun için. Kişiler değişir, yaşananlar farklılık gösterir. Bazen yaşananlar aynı kalır, kişiler farklıdır. Bazen ise tam tersi olur ama hepsi bir anı olarak yazılır dünyanın seyir defterine…
Alışamadığı zaman insan her olayı büyütür, çığ gibi. Rüzgarın vurduğu beyaz örtü eşlik eder ona. Sonra rastgele çarpar bir yere. Bazen ölümcül olur bu şiddetli yıkılış, bazen şans yüze güler sadece beyaz örtü oynar yerinden. Elbet sonucunda bir şey olur rüzgar her estiğinde, elbet bir yerde bir şeyler kıpırdar. Belki bir yaprak ağacın dalında, belki de insanın yüreği… Heyecanlanır insan, biriktirdiği anıları tekrar canlandırır. Yaşar o anları tek tek. Sonra bir bakmış ki dinmiş son bulmuş o rüzgar… Geriye yıkık hayaller kalır bünyede tıpkı beyaz örtünün hareket etmesiyle yaşanan şiddetli yıkılışta olduğu gibi…
Lüzumsuzca esmez rüzgar, boş konuşmaz. Söz dinlemez ama kafasına göre de hareket etmez. Bir melodiye bağlıdır o. Bir ahenge tutkundur. Sevdalıdır kendi sesine, estiği an geçtiği her yeri bilir. Tekrar tekrar geçsede o yerlerden farklı bir şeyler yaşayacağını düşünür. Vazgeçmez kendisinden ve vazgeçemez sevdiğinden…
Mutlu olmasa bile her an, mutsuzluğunu gizler yabancılardan. Kimseye belli etmez kendi halini, kimseye söz etmez aşkından. Gün gelir suskun olur, bir köşede oturur, düşünür en son yaptığı işleri. Yanlışları varsa, yüzünde soluk bir ifade belirir. Bir daha ki sefere düzeltirim diyerek avutmaya çalışır kendini. Bir şans daha her zaman olacakmış gibi…
Ilık bir yaz akşamı bekler bizi kapıda. Rüzgar bugün esmeyecek der büyükler. Kimisi sevinir haline, kimisi ise o ılık yaz akşamında bile rüzgarı arar. Belki kendisine bir şeyler getirir diye bekler durur, oturup sokağın açıklık bölgesinde. Vakit geçtikçe umutları tükenir, vakit geçtikçe içlerinde bir korku belirir. Havanın karanlık oluşu etkilemez onları, sokağın kırık ışıkları birden söner ama aldırış etmezler. Sadece gidenleri geri getirecek bir esinti lazımdır onlara. Yani bir ahenk gereklidir, yani bir rüzgar…
Şanslı da olsa insan bulamaz onu. Anlamıştır artık, bugün onun günü değildir. Umutlarını erteler yarınlara, yeşermesini bekleyeceği o anlara. Kapılarda bekleyeceği yaz akşamlarında, karanlık dört duvar arası odasında umutlarını yeşertmek için çaba sarfetmeye başlar. Nitekim bunlar karşılıksız yaşanan bir duygunun ifadesidir. Eğer üzerine çok düşerse kaybetme riski olan bir duygu… Gitmesine izin verirse de tamamen yitireceği bir duygu. Böyledir insan, ikilemlere boğulur her zaman. Soğuk bakışlarla yaşamak için alışma evresine girmiştir çoktan, her taraf soğuktur… Herkes soğuktur ona karşı, kimse sevmez onu… Kimse istemez…
Isınma belirtileri başlar aniden, yine gülücükler gelir insanın yüzüne gerisi geriye. O anlık bir mutluluktur bu, belki uzun sürer belki de çok kısa. Bir garantisi yoktur. Mutluluk uzun olursa, nefes almaya zaman bulacaktır. Eğer kısa olursa; onun için hüznün yeni bir başlangıcıdır. Her ikisinede hazırlıksız yakalanır. Çünkü yaz akşamıda olsa beklediği rüzgar esmemiştir, beklediği o haber gelmemiştir kulaklarına. Hava ne kadar sıcak olursa olsun, içi gereğinden fazla soğuktur. Ne yapacağını bilemediğinden beklemekten başka çaresi de yoktur.
Merakı artar git gide. Hala beklemektedir rüzgarı, istediğini almadan kendisine yol açmayacaktır belli ki. Rüzgarda inatçıdır ya esmez, izler ve sadece bekler. Çünkü bir hata vardır önceki seyrinde, bir şeyleri yanlış yapmıştır. Belki bir notayı es geçmiştir belki de gereğinden fazla uzatmıştır bir notayı. Nihayet bir duygusu olduğunu anlamıştır, sürekli esmekten yorgun düştüğünün farkına varmıştır geçte olsa. Son yaptıklarından dolayı güçsüz göründüğünün farkına varması uzun sürmemiştir. Bunu düzeltmek için yola çıksada önünde bir engel vardır. Büyük bir engel… Dünyanın doğası vardır karşısında, düzeltmek istese de yaptıklarını doğa ile anlaşamaz. Sevdasından uzak kalacağının farkındadır. Çünkü onun mevsimi çoktan geçmiştir… Uzun süre gözlerden uzak kalacak uzun bir süre esemeyecektir. Aşkını kenarlara bırakmadan yüreğinin tam orta yerine saplayacaktır ta ki o gün geri gelene kadar. Son sözcüklerini söyleyecektir tüm içtenliğinle… Kadim dost İstanbul… Bu rüzgar poyrazdır… Bu rüzgar benim adımdır…
